top of page

2. Bölüm Derin Liman

  • Yazarın fotoğrafı: Atilla Gökova
    Atilla Gökova
  • 11 Mar
  • 13 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 12 Mar

  1. Bölüm düzeltilmiş hali


BÖLÜM

Derin Liman


Limanlar sığ olur evlat diye başladı sözlerine Edward. Sığ, kapalı ve korunaklı. Ancak ben öyle bir limana demir atmıştım ki hem beni tüm fırtınalardan bu kadar koruyan hem de keşfinde muazzam bir derinlik olan bir liman. İsabel ile yaşadığımız aşk sadece bir aşk değil, denizden başka bir şey bilmeyen zihnimi terbiye eden ve öğreten derin bir felsefeydi sanki.







1880 yılının baharında daha 3 aydır tanışıyorduk. Ancak bu üç ay ikimizin de hayatında inanılmaz büyük değişiklikler yapmış, tüm yaşamlarımızı kayıtsız şartsız kopmayacakmışçasına alelacele birbirimize bağlamış, ortak kararları verip hemen uyguladığımız heyecan dolu bir aşka savurmuştu. Çok hızlı şekilde Darsthmouth’un yüksek tepesinde bir kır evi almış, İsabel’in hayatta kalan tek akrabası olan teyzesi Mary ile tanışıp birlikte evden ayrılmıştık.


İsabel bir subay çocuğuydu. İngiliz donanmasında görev yapan babası üstün başarıları ile hizmet vermiş ancak ellili yaşlarında yaşadığı bir yasak aşk yüzünden başka bir askerin elinde can vermişti. Karısının onu aldatmasını hazmedemeyen adam Londra’nın göbeğinde kocaman bir kalabalık ve İsabel’in annesinin gözleri önünde öldürmüştü onu. Bu olayın buhranı ile annesi önce derin bir kedere bürünmüş, konuşmayı bırakmış ve bir kış veremin kollarında can vermişti. Karmaşık olaylardan ve savaştan kalan tek akrabası Mary ile Londra’nın zor ekonomisine katlanamayarak yaşamlarını taşımışlar ve aslında İsabel Mary’nin sarhoş ve pis kasap kocasının varlığından koşar adımlarla kaçmıştı bana. Ancak onu ilginç kılan şey bir tek travmaları değildi, aldığı sıhhiye eğitiminin yanı sıra edebiyata meraklı güçlü bir kalemi olan bir şairdi İsabel.


Tıpkı senin gibi Joshua.


O anda Joshua hem şaşırmış hem de sevinmiş ifadesiyle o zaman büyük bir aşk tabii ki kaçınılmaz olmuştur dedi.


Hem de ne aşk diye ekledi Edward, cebinden katlanmış bir kâğıt parçasını çıkarırken ona bir parşömen kıymetinde zarafetle dokunuyordu kaba denizci elleriyle. Sanki bulunmuş bir hazinenin en kıymetli son parçası gibiydi o kâğıt.


Sana bir şiirini okumak istiyorum genç adam, bu kâğıdı açmayalı yıllar oldu. Onu anlaman, beni de denizi de anlamamdan daha mühim çünkü.


Sen bir geminin ağır ve güçlü çapası

Ben ise bir limanın derin mavi deniziyim.

Tutmak için seni burada küçücük taşlardan medet umarak çapanın üstüne taşlar taşıyan pavuryalar,

Rüzgâra esmesin diye rica eden tepelerdeki kestane ağaçlarıyım.


Sen o limanda bir gemi, ben mendirekteki kayalarım.

Gitme diye deprem bekleyen, taşlarımı çıkışa örmek isteyen,

Delicesine âşık bir limanım.


Sen güverteden oltasını sallayan denizci

Ben sana varmak için oltaya atlayan o balığım

Sana karışmanın hayalinde bilinçsizce seven

Her acıyı hemen unutan ama aşkı hiç unutmayan

O küçük balığım.


Gitme sevgilim,

Biliyorum, gidişinde bizim için

Biliyorum, dönersin her zaman ama gitme.


Ben uykularıma bile âşık, suskunluğuna hayran sadece soluduğun için şükran duyan

Zavallı, sana mahkûm, kendine tutsak bir denizim.


Gitme.


Aralık 1880 Londra


Okurken gözleri dolmuştu Edward’ın, Joshua’nın betimlemelere hayranlığı gözlerinden okunuyordu. Yanında duran deri sırt çantasını açtı Edward, hikâyenin kalanını merak ediyorsan evlat bu şişe bitti bile çoktan diyerek kocaman bir matara çıkardı çantasından. Hiçbir şey söylemeden uzandı Joshua, derin bir yudum çektikten sonra yüzünü buruşturarak geri uzattı matarayı. Bu hikâye bitmeden ben buradan kalkmam ihtiyar kaptan…


Kendimize mütevazı bir hayat kurduk ancak Sprit of London’ın parası bitmeden benim yapabileceğim bir iş bulmamız lazımdı. Benim hayalim bir süre burada yaşayıp iyice toparlandıktan sonra eğer İsabel de ikna olursa Londra’ya dönmekti. Burada çevrem yoktu, yapabileceğim ve bildiğim her iş ya denizle ilgiliydi ya da yasadışı işlerdi. Aşkın verdiği huzuru bozacak hiçbir şey yapmak istemiyordum ama bir yanım da denize açılma hasretiyle yanıp tutuşuyordu.


Bir akşam şöminenin başında sarılmış öylece ateşe bakarken İsabel, Edward neden balıkçılık yapmıyoruz dedi. Nasıl yani dedim, neden yapmıyoruz derken?


“Ben senin sağ yanın değil miyim? Bir balıkçı teknesi alırız ve bana öğretirsin gemicin olmayı. Ağları birlikte toplar atarız, sonra birlikte diker balığımızı yakalarız. Hem sen denizine kavuşursun hem de ben senin yanında olurum. Balık tutmayı bilmediğini söylemeyeceksin herhalde bana kaptan!”


Kahkahayı basmıştım. Hayır balık tutmayı biliyorum ama biraz büyük balıklara alışığım dedim.


Babam zaten bir balıkçıydı, onunla balığa gittiğimizde nehirden çıkıp deniz ile buluştuğumuzda limana giren ve çıkan balina avcılarını izlerdim. Babam ise bana bir gün o gemilerden bir tanesinin kaptanı olacaksın merak etme Edward ancak şimdilik bu küçük ringalar ile idare etmelisin derdi. Babam minimalist bir adamdı, hayatı boyunca ne teknesini büyüttü ne de yakaladığı balık miktarını arttırmanın hayallerini kurdu. Her gün bu kadarı bize yeter evlat diyerek halin yokunu tuttu. Kazandığı tüm parayı sadece biz beslenelim, ısınalım ve özgürce yaşayalım diye harcardı. Kendisine zaruri olmadıkça hiçbir şey aldığını bile görmedim, o babadan ise ben tüm dünyayı istermişçesine fırlamış bir kaptana dönüşmüştüm. Ben yirmi yaşındayken yalnız çıktığı bir avda denize düşüp boş teknesini bulduğumuzdan beri aslında onun yaşadığı hayatın ne kadar doğru olduğunu hiç düşünmemiştim.


Bu harika bir fikir dedim İsabel’e. Sabah ilk iş erken kalkıp nehir kenarındaki balıkçı teknelerini gezmeye karar verdik. Belki bir tanesi satılık olabilirdi ve evet neden olmasın? Hayatımızı idame ettireceğimiz kesindi. İsabel ile aramızda 10 yaş vardı. Çarpıcı güzelliğinin yanı sıra çok çalışkan ve asil bir aileden gelen bir kadın için şaşırtıcı şekilde mütevazıydı. Hayatın yaşattığı acılar ile onu belli ki yoğurmuştu. Babasının kaybı onda bir babanın gidişinden ziyade öldürülme sebebinden dolayı erkeklere duyulan bir güvensizlik ve soğumaya sebep olmuştu, eğer böyle olmasaydı onunla bekar karşılaşmam için hiçbir sebep yoktu ortada. Yeni tanıştığımız, ayrı şehirlerin ve ayrı zamanların insanları olduğumuz için birbirimizin içine kapanmış ve saatlerce hiç bıkmadan sohbet eder olmuştuk. Onun hayata dair küskünlüğü benim ise yorgunluğum sanki birbirlerine sarılmış ayrı bir çift gibiydi. Sabahları ondan önce kalktığımda uyandırmaya kıyamıyor ancak bir an önce uyanması için de evin içinde homurdanıyordum. Bazı sabahlar ise sabırsızlığım tavan yapıyor bir çocuk gibi şirin hareketler ile yatağa dönüp onu uyandırıyordum. Uyandığım saniyede onu özlüyor, onu göremeyeceğim için uykudan nefret ediyordum.


Tüm bu hisler ve tavırlar karşılıklıydı. Bacağım ile ilgili biraz hassastım ve zorlandığımda yardım almayı reddediyordum. Ahşap protezimi kendim takıyor, ona görünmeden pantolonumu giyiyor ve sanki mahrem bir yerimmiş gibi saklayıp sakınıyordum onu. Ancak bir kez olsun eksik olduğumu hissetmedim, ne yüzünde bir saniyelik bir acıma ne de beni rahatsız edebilecek en küçük bir tavır. Öyle anlayışlıydı ki bacağımı kaybetmenin kederini bile yaşamamıştım.


Sabah erken uyanıp manda sütünden yaptığımız yoğurdu İsabel’in yaptığı enfes çilek reçeliyle karıştırdıktan sonra afiyetle mideye indirdik. Harika demlenmiş bir çayın yanında tüttürdüğüm pipomu da bitirdikten sonra balıkçıların avdan döneceği saatlerde limana yürüdük. Evimiz biraz uzaktı, Mill Creek koyu diye geçen nehri görmeyen ama ormanın içinde harika bir köşede bulunan evimizden Dartmouth Limanı’na yürümek bir saatimizi alıyordu. Bugüne kadar hiçbir acelemiz olmadığı için el ele bu mesafeyi yürümek bizi hiç zorlamamıştı. Makenna adında usta bir marangozun elinden çıkan protezim hem ölçü hem de eklemime oturması anlamında beni oldukça rahatlatmıştı. Zamanla içine yerleştirilen koyun derisi benim eklemimin şeklini almış ve koşamasam bile hızlı yürüyebileceğim kadar rahat bir hâl almıştı.


Kasabaya vardığımızda sabah dokuzdu. İnceden çiseleyen yağmur, kapalı bir hava yılın genel durumu olsa da o gün biraz daha karanlıktı. Tekneleri teker teker gezerken balıkçıların toplandığı bir bar olduğunu öğrendik ve gezmek yerine oraya gidip sormanın daha iyi bir yol olacağı aşinaydı. Balıkçılar sabah saatlerinde avdan dönüyor, genelde bu barda 1-2 saat geçirip biralarını içtikten sonra balıklarını satmak için halde toplanıyordu. Önce İsabel ile oraya gitmeye biraz çekinsem de bir gündüz barı için oldukça nezih, kadın erkek karışık oturulan ancak kaçınılmaz şekilde balık kokan bir yerdi. Martin’s Place yazılı yeşil beyaz tabelasını bulup içeri girdiğimizde kahkahalar ile sohbet eden ve av hikâyeleri anlatan balıkçıların arasından küçük adımlar ile barmene doğru süzüldük. Ona satılık balıkçı teknesi aradığımızı ve danışabilecek kimse olup olmadığını sordum. Barmen elindeki kadehi sert ve sesli şekilde bara vurdu.


Heyyyy millet! Burada satılık balıkçı teknesi arayan bir denizci var! Satmak isteyen var mı???


Tüm bar kahkahaya bürünmüştü, ne olduğunu anlayamamıştım. Sonra yanıma yaklaşan yaşlı bir adam burada herkesin bir teknesi var bir de karısı. İkisini de kimseye vermezler evlat diye güldü. Dalga geçilmiyorduk ancak herkes eğleniyordu. İsabel de tatlı bir gülümseme ile başını eğdi bu yaşlı adamın söylemine, ben ise kahkaha atmıştım. Orada birkaç saat kalabalık dağılana kadar oturduk ve bira içtik. Uzun zamandır böyle bir yere gelmemiştim ama yanımda İsabel ile gelebilmem hem harikaydı hem de fark etmiştim ki biraz evden çıkmak bizim için doğru bir karardı.


Nihayetinde iş başa düşmüştü. Orada balıkçılar ile sohbet edip biraz akıl aldık ve yörenin en iyi tekne üreticisi marangozunu öğrendik. Önce kendim yapmayı düşündüm ancak iyi bir ustanın elinden de çıkması ve o tekneyi yaparken benim başka şeylerle uğraşmam daha verimli olabilirdi. Marangoz Axel’in yerini tarif eden bir balıkçı beni uyarmıştı, devamlı sarhoş ve ağzı pis birisidir, eskide bir asker. Ancak işçiliği harikadır diye eklemişti.


İşin güzel tarafı Axel’in atölyesi bizim eve dönüş yolumuz üzerindeydi, bu yüzden heyecanlı şekilde ona doğru yürümeye başlamıştık. Atölyesine vardığımızda bahçede yapmaya başladığı bir teknenin omurgasını gördüm ve anladım ki evet, Axel iyi bir ustaydı.


Atölyeye girip merhabalaştığımızda Axel’in tavrı beni sinir etmişti. Civarda tek balıkçı kayığı üreten adam olmanın edası ile küstahça sen mi balık avlayacaksın dedi. Hayır biz avlayacağız diye cevap verdiğimde kahkahayı bastı. Sinirlerim iyice gerilmişti.


Genç adam, her balıkçı olmak isteyen bana gelip bir tekne yaptırsa zengin olurdum! Bence bir balıkçıya rica edin ve teknesini kiralayın, sizi hem biraz gezdirir hem de çabucak hevesinizi alırsınız dedi. Tam ben ağır bir cevap verecekken İsabel sert bir ses tonuyla söze daldı.


“Hem bir denizcinin oğlu hem de Sprit Of London’ın kaptanı ile konuşuyorsunuz bayım, lütfen tavrınızı değiştirin.”


Axel önce şaşırdı, sonra gözleri ile beni süzdü. Normalde yanımda bir kadının benden önce lafa girmesi beni sinirlendirecek bir şey sanırdım ancak öyle asil bir ses tonu ile adamı azarlamıştı ki çok etkilenmiştim. Bazen viskiyi fazla kaçırıyorum, tavrım için kusuruma bakmayın diye düzeltti hemen kendini ve neden bir balıkçı teknesi yaptırmak istiyorsun diye sordu bana. Kısaca durumu özetledim, pantolonumu hafif yukarı çekerek artık evde olmak istiyorum, tüm sebebi bu dedim.


Atölyenin bahçesine çıktık, bize yaptığı teknelerin özelliklerini anlattı. Kaba ama titiz bir ustaydı. Omurgayı ve kemereyi tik ağacından, kalan kısımları ve postaları kestane ağacından üretiyordu. Açıkçası işçiliğine baktığımda tekneyi kendim yapma isteğimden uzaklaşmıştım ancak tekneyi bitirmesi için 2 ay süre gerektiğini söylediğinde ona bedavaya kalfalık yapabileceğimi ve bu sayede daha hızlı bitirebileceğimizi teklif ettim. Söylediği rakamda anlaşınca iki gün sonra tekneye başlamak için sözleştik.


Şimdi sırada yörenin balıklarını öğrenme ve ona göre takımları hazırlamak vardı. Ben sıradan bir balıkçı olamazdım, deniz ile ilgili her ne yapıyorsam en iyisi olmalıydı.


Axel ile ilk buluşmamızda onun hazırladığı büyük parçalar ile omurgayı yapmaya başladık. Benim el becerimi gördüğünde şaşırdı ve sen kendin bir tekne yapabilirdin kaptan dedi. Evet dedim, yapabilirdim ama senin yaptıkların kadar iyi ve sağlam olmazdı. Karım benimle avlanacak, tekne usta ellerden çıkmalı. Benim ellerim ancak bir kalfa hâlâ. Bu sözlerim onu biraz rahatlatmıştı, yörenin teki olma unvanına göz diktiğimi sandığını hemen anlamıştım. Ne olur ne olmaz tüm becerimi göstermemeye karar verdim daha ilk günden. Tüm gün ağaç ile uğraşırken uzun uzun sohbet ediyorduk ve teknenin ana yapısı ortaya çıkmaya başlamıştı.


Direği ve armasını ben yapmak istemiştim. Ona fikirlerimi anlattığımda makul bulmuş ve dümen palası, direk ve mizende yaptığım ölçü değişikliklerini kabul etmişti. Diğer teknelerde olmayan ve kolay atılabilen bir camadan yöntemi gösterdiğimde oldukça şaşırmış, sevinmiş ve benimle tanıştığı için çok mutlu olduğunu tekrar dile getirmişti.


Bir sabah yürüyüşümü tamamlayıp atölyeye vardığımda Axel’i hüzünlü ve stresli gördüm. Aldığı bir haber ile korku doluydu. Önce anlatmaya çekinse de dayanamayıp derdini dökmüştü bana. İngiltere’de kaçak bir mahkûm olan Yanis ondan kaçabilmesi için bir tekne yapmasını istemiş, Axel tekneyi yapmış ama Yanis bir şekilde Fransa kıyılarında kaybolmuştu. Bunun için ise Yanis’in ortağı olan karanlık adamlar Axel’i suçluyor ve tekneyi kötü yaptığı için onun canını almak ile tehdit ediyordu.


Önden bir haberci ile ya canın ya da paran haberini getirdiklerinde bir dakika dedim Axel’e. Varıp varamadığı hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir adam için seni ölüm ile tehdit ediyorlarsa hiç korkma. Dertleri korkman ve sonrasında onlara yüklü bir para vermeye ikna olman. Ben böyle adamları çok iyi tanırım, ömrüm korsanların arasında geçti. Bu bir numara, aldırış etme, ben de buradayım ve birlikte onları defnederiz dedim.


“Anlamıyorsun Edward, bunlar karanlık adamlar ve onlara istediklerini vermezsem beni öldürmeleri onlar için bir eğlenceye dönüşür sadece.”


“Silahın var mı Axel?”


“Var tabii.”


“Bende de var, dert etme iki adam ve iki mermiyiz.”


Yalnız hissetmemekten müsterihti ama içi de öyle çok rahatlamamıştı.


Yine de ardı ardını kovalayan birkaç günün sonunda bir öğlen vakti üç zenci atölyenin kapısından içeri süzülmüştü bile.


En uzun olanları ince yapılı, yumuşak yüzlü ve tedirgin bakışlıydı. İlk anda en zayıf halkanın o olduğunu anlamıştım ancak uzun ve heybetli görünmesine aldanır ve aksi bir durumda ilk ona saldırırsak önünde duran tıknaz, kalın kol ve bacaklı kısa saçlı adam öbür ikisine ihtiyaç bile duymadan bizi mahvedebilirdi. Bu yüzden ilk başta en kısaları olanı haklamalı ve diğer ikisiyle sonra mücadele edilmeliydi. Zaten aralarında bulunan hiyerarşide alfa olan en kısa olandı, ona gelen zarar en az birkaç saniye onları yavaşlatırdı.


Axel panikti, çünkü benim gelen adamlar gibi bir adam olduğumu bilmiyordu. Elimizde güç de çok değildi, üç sağlam zenciye karşı bir sarhoş marangoz ve tek bacaklı bir korsan. Gücüm kuvvetim yerindeydi, inadına daha da fazla yürüyen bacaklarım da güçlüydü ama ne olursa olsun bir takoz ile yere basmak asla bir ayak gibi değildi. Kavganın kokusunu almıştım artık, işin kötüsü ben ilk kıvılcımdım zaten. Bir şekilde bu tekne bitmeliydi ve elimde olan en iyi adam Axel’di. Burada günlerce harcanmış emek ve bitmek üzere olan bir ekmek teknesi vardı. Dişlerimi gıcırdatarak sadece durdum ayakta öylece, savaş pozisyonumu almıştım. Ellerim serbest, ayaklarım biraz açık, başım tatlı eğik ama gözlerim dikti.


Konuşmaya başladıklarında sadece dinledim bir süre. Yaklaşık diyaloğun ikinci dakikasında gür sesim titretmişti atölyedeki her tahtayı.


“Saçmalık bu! Siz bu saf adamın teknesinin işini yapamadığına inandırıp para koparma derdindesiniz beyler. Burada size bol sopadan başka bir şey yok, inanın!”


Herkes bakakalmıştı, çıkardığım enerji çok ikna ediciydi. En kısa olanları bana doğru iki adım atıp gülümseyerek konuşmaya başladığında işte bu an o an dedim. İlk vuran olmalı ve çok hızlı olmalıydım. Yakınımda tutarak önümüzdeki teknenin baş bodoslamasına koyduğum çekici sol elimle hızlıca kavradım ve adamın yüzüne savurdum. Kanlar eşliğinde o yere savrulurken çoktan çekici diğer elime almış ve diğer adamın çenesine indirmiştim bile. Üçüncü hamlede ise belimden çıkardığım tabancayı hızlıca en uzun olana doğrultmuş ve durmuştum öylece.


“Bu buradan gitmek için ilk, ölmemek için son şansınız.”


Axel donmuştu. Yerde yatan iki adam ağızlarını toparlamaya çalışırken yere kan tükürüyor, bir elimdeki silah ve bir elimdeki çekice bakıyorlardı. O anda hiç tahmin etmediğim bir şey oldu ve uzun adam çok atik bir şekilde silahıma hamle yaptığında tetiğe basmak için bir an bile tereddüt etmedim. Kalbine giren tek mermiyle yığılmıştı ve yerde yatanlar ellerini bellerine doğrulturken üstlerine çullanmış çekicimi hunharca savuruyordum. Axel donmuş vaziyette beklerken birkaç dakika içinde elimizde üç ölü zenci ve bir yarım adam olduğunu yeni anlamıştım.


Dehşetle ellerini tekneye koyan Axel haykırdı.


Edward ne yaptın?


Ne demek ne yaptın? Seni öldürmeye gelmişlerdi, ilk hamleyi yapmak zorundaydık. Bu adamları ben iyi bilirim, eğer erken davranmasam şu anda hayatta değildik.


Hayır diye inledi Axel, hayır…


Biraz tartışacaklardı ve ben onlara istedikleri parayı verecektim o kadar! Şimdi elimizde üç ölü adam var ve kim bilir daha tanımadığımız kimlerle düşmanız! Hayatımı siktin Edward, hayatımı siktin!


Alacağımı tahmin ettiğim en son tepkiyi almıştım ve bir an duraksadım. Acaba erken mi davranmıştım? Ancak çok emindim, o adamların o parayı alacaklarından ve sonrasında yine bizi öldüreceklerinden çok emindim. Benim burnum asla yanlış koku almazdı ancak aldığım kan kokusu acaba tehlikenin değil de benim içimde yaşayan yenilmiş korsanın öfkesiydi? Ancak Axel’in paniği beni şaşırtmıştı.


Sen nasıl bir eski askersin diye sordum sertçe.


“Eski bir asker Edward! Çok eski bir asker!”


Tamam sakinleş biraz hayattayız sonuçta dedim.


Axel’i sakinleştiren sonra karanlığın çökmesini bekleyip atölyenin uzağına cesetleri gömdük. Yorgun düşmüştük, Axel de korkuyordu ve benim evime geçerek İsabel’in sıcacık mantar çorbasını yudumlarken olanları İsabel’e anlatmak zorunda kaldık.


Ona anlatırken korkuyordum, ne yaptın sen Edward? ya da mahvolduk gibi bir tepki beklerken İsabel inanılmaz bir tepki verdi ve Axel’e dönerek, artık daha hızlı bir tekne yapmalıyız dedi. Nasıl yani diye yüzüne baktığımızda,


“Artık iki hedefimiz var Edward, bu adamların kayboldukları anlaşıldığında en son geldikleri yerin Axel’in atölyesi olduğunu anlarlarsa başımız büyük dertte. Hem avlanabileceğimiz hem de hızlı kaçabileceğimiz bir tekne yapabilir misiniz?”


Axel gözlerini sonuna kadar açarak bana baktı. Bakışlarında bu nasıl bir kadın edası vardı. İsabel durumu analiz ederken o kadar sakin ve durumu kabul eden bir tavırla anlatıyordu ki içeride benden daha soğukkanlı bir katil var gibi hissetmiştim. Düşünsenize eve gelip üç adamı öldürdüğünüzü anlatıyorsunuz ve karınız hiçbir tepki vermeden kaçış planı hazırlıyor. Ona tekrar tekrar aşık olmamak elde değildi.


Sabah olup gün ağardığında saksağanların sesleri arasında Axel ile atölyeye yürümeye başladık. Yaşlıydı ama titrek ayakları oldukça güçlüydü. Yıllarca ağaç ile uğraşmaktan kalınlaşmış bilekleri 70 yaşına gelmiş bir adam için hâlâ genişti ve uzun omurgası onu oldukça heybetli gösteriyordu. Ancak özgüveni onu bırakıp gideli uzun zaman olmuştu.


O yürüyüşte uzun uzun sohbet ettik. 1840’ta İngiliz askerlerinin Birinci Anglo Afganistan Savaşı’nda tam bir kıyım gerçekleşmişti. 20 bine yakın sivil ve asker yok edilmişti. Bu savaşta bir teğmen olan Axel ise tüm askerlerini kaybetmiş ve hayatta kaldıktan sonra hayata küsmüştü. Tam 5 yılda İngiltere’ye geri dönmüş, bu atölyeyi kurmuş ve olanları unutmaya çalışıyordu ancak o anılar hiçbir gece onu yalnız bırakmıyordu. Tam kırk yıldır bir gece bile olanları düşünmeden uyuyamadım Edward dediğinde sesindeki kaybetmişlik hissi kalbime işlemişti.


Ancak bu yaşananlarda artık ortaktık ve ne ben bu yaşlı adamı yüzüstü bırakabilirdim ne de o kendi başına bu işlerin içinden çıkabilirdi. Artık bir şekilde kader arkadaşı olmuştuk. Benim gençliğim ve onun deneyimi ile bu işlerin içinden sıyrılmak için bir plan yaptık o gün.


Ben sanki onun yeni çırağıymış gibi her sabah tekneyi yapmak için buraya gelecek, Edward ise atölyede değil bizim misafir odamızda kalacaktı. Bu sayede o yalnız kalmamış olacak ve planladığımız tekneyi daha hızlıca bitirebilecektik.


Hızlı bir tekneye ihtiyacımız vardı ve kuzeye gitmek istediğimiz için rüzgâra karşı daha iyi gidebilen sağlam bir tekne yapmalıydık. İmkânlarımız 50 feet bir tekneye çıkmaya olanak veriyordu. Axel’in armada uzmanlığı sadece balıkçı teknelerinde kullanılan gaff armadan ibaretti. Ben ise Sprit of London’dan kare arma sistemine alışıktım.


50 feet kadar büyük bir tekne yapmaya olanak veriyordu ancak niyetimiz kuzeye çıkmak olduğu için bu teknenin rüzgâra karşı gidebilmesi ve dayanıklı olması gerekiyordu.


Axel balıkçı tekneleri ürettiği için gaff armaya hakimdi, ben ise Sprit of London’dan dolayı kare armayı yemiş yutmuştum. Bu iki armanın avantajları ve dezavantajlarını konuşurken soğuk bir İngiltere gecesinde elimizdeki sıcak şarapları tokuşturarak saçma sapan fikirler ortaya atıyorduk.


Ancak sohbet bir yerlere gelmeye başlamıştı farkına varmadan ve Axel bana uzun omurganın rüzgâr altı seyirlerde avantajını anlatırken rüzgâra karşı neden bu kadar zayıf olduklarının sebebini kare arma olarak tanımlıyordu.


O sırada aklımıza bir fikir geldi ve gaff armayı bu tekneye uygulamak ancak ağırlık merkezini tüm gövdeye değil omurganın merkezine toplamak fikri.


Bu fikrin üzerine uyuduk ve sabah atölyeye yürürken yeni bir şeyler icat ediyor olduğumuzun farkında akşamın verdiği yaratıcılık ile harika bir plan yaptık.


İki arma da belirli avantajlara sahipti ancak 3-4 mürettebat için zorlayıcıydı. Bu yüzden iki direk kullanacak, bu direklerden birini teknenin pupasına yakın, diğerini ise daha uzun ve merkeze yakın konumlayacaktık.


Önce teknenin ağırlık merkezini orta hatta taşımak için direk altına kurşun koymayı planladık. Atölyede yarım metrelik bir prototip yapıp göle koyduğumuzda bu fikrin bizi yavaşlatmaktan öteye gitmeyeceğini fark ettik.


Ancak bir sabah Axel inanılmaz bir fikir ile fırladı yatağından.


Kurşunu tekneye değil denize koymamız lazım!


Bu haykırışı anlamayan gözlerle dinlemeye başladık İsabel ile.


Axel fikri şuydu, uzun omurgadan vazgeçecektik. Ağaç kesinlikle oak olacaktı. İngiliz meşesi istediğimizi başarabilecek kadar sert ve dayanıklıydı ve dibimizde bir meşe ormanı vardı. Ağırlığı merkez hatta taşıyacak ve uzun bir omurga salma yerine teknenin ortasına daha küçük ama uzun bir salma yapacaktık. Eğer ağırlığını tutturabilirsek rüzgâra karşı daha dar bir açıda ilerleyebilir ve bugünkü teknelerden çok daha geniş bir açıda yelken yapabilir ve kaçmamız gerektiğinde onların gidemeyeceği açıya gitmemiz yetecekti.


O hafta yine yarım metrelik bir prototip için ağacı oymaya başladık. Yaptığımız küçük direğe gömleğimizden yelkenler kestik. Bakır civatalar ile küçük kurşun salmamızı tekneye bağladığımızda çocukların ilk oyuncaklarını aldıkları sevinç ve eda ile nehre koştuk.


Nehrin kenarında bu prototipi suya koyduğumuzda ve devrilmesi için uğraştığımızda gözlerimize inanamadık. Bu tekne devrilmiyordu, bu tekne yepyeni bir icat, sırlarını kimseye vermememiz gereken bir mühendislik harikasıydı.


Maket teknemizin başarılı olduğu günün akşamında heyecanla evin ortasına koyduğumuz bir leğende yeni icadımızı İsabel’e anlattık ve artık yapmamız gereken tek şey ağırlık hesaplarımızı bitirip inşaata başlamaktı.


Bu teknenin derin bir salması olacaktı ve bu salmayı kabul edebilecek derin bir liman…


İsabel sanki bir denizciymiş gibi dinledi bizi, hesaplarımızı anlamaya çalıştı. Ancak bir problem vardı ve bunu aşmak için her zamanki gibi kırmızı şarabın mayhoşluğunda kafa patlatıyorduk. Hesaplarımıza göre bu teknenin sadece gövde ağırlığı 30 tona yaklaşıyordu ve bu tekneyi doğrultmak için ihtiyacımız olan salma ise 10 tondu. Bu kadar kurşunu ne bulmamız ne dökmemiz ne de satın alabilmemiz mümkündü.


Hesap iyice karışmış, prototipin verdiği özgüven her kadehte kaybolmuştu. Salmayı sahada uzatsak mukavemet düşüyordu, tekneyi daha inceltsek sağlamlık azalıyordu. Bu yüzden katran yerine çam reçinesi kullanmaya karar verdik, bakır bağlayıcılar yerine de bronz perçinler. Bu malzemeler daha hafifti ancak ağırlık hesabımız yine tutmuyordu. Bu yüzden konfordan feragat edip tekneyi 40 feet bandında inşa etmeye karar verdik. Bu sayede daha az ağaç, daha az kurşun ve daha kısa bir işçilik süresine ulaşacaktık. Niyetimiz balina avlamak değildi sonuçta, sadece kaçmak istiyorduk…


Tekneyi yapmaya başlayalı bir buçuk ay olmuştu. Omurga bitmiş, ben direği çakarken Axel demir ve kurşun toplama derdindeydi. Büyük sırrımızdan itibaren daha kimse gelmemişti, biraz rehavete düşmüş konuyu resmen unutmuştuk.


İşin komik yanı Axel yıllardır süren yalnızlığından sonra benimle vakit geçirirken çocuklar gibi şendi.


O gün anlamıştım , artık bu derin liman ' da sağ yanım isabel sol yanım ise Axel ' di...







 
 
 

Yorumlar


bottom of page