1. Bölüm Deniz ' i anlatayım sana.
- Atilla Gökova

- 11 Mar
- 8 dakikada okunur
Sahilde elinde kâğıdı kalemi, ufku seyreden şaire seslenmiş denizci.
“ Neden bakarsın öyle uzaklara! Gitmediğin denizden şiir mi çıkar genç adam? İstersen gel anlatayım sana denizi.”
Şaşkın gözlerle kederli başını kaldırmış ve hakaret edilmişçesine keskin gözlerle cevap vermiş şair.
“ Sen gittin de ne yazabildin be adam!”

Gülümseyerek denizci, yanına oturmuş genç adamın. Yanlış anladım demiş cebinden çıkardığı kanyağı uzatarak. Sen benden iyi yazarsın elbet ama ben sana denizin hiç bilmediğin yüzlerini anlatabilirim. Öyle şeyler anlatırım ki sana denizi yazarken bir başka yazar, bir başka anlarsın.
Tamam demiş şair, anlat dinliyorum dedikten sonra sıkı bir yudum asılmış kanyaktan. Yüzünü buruşturarak ağzını sildiğinde elinin tersi ile gülmüş denizci. İşte demiş, işte sana anlatacağım her şey o yüzündeki yangın ifadesi, ağzını silerken aldığın keyif ve az sonra kanına karışacak bu sert rom’un vereceği mayhoşluğun ta kendisi. Denizi içtin şu anda…
Uzamış sakalları, bariton ses tonu, pasaklı ama şık duruşuyla anlatmaya başladığında Edward, ilk başlarda bir sarhoşun kısa sohbetini dinleyip gideceğini sanan Joshua ile tanımlanamaz bir bağ oluşmaya başlamıştı. Edward anlattıkça derin mavi gözüne dalıyor ve arada yüzünü ufka çevirerek çektiği sancıları anlamışçasına bakıyordu gözlerine. Sohbetin daha onuncu dakikasında anlamıştı Joshua, artık deniz başka bir denizdi ve eskisi gibi yazılamaz, asla eskisi gibi anlatılamazdı.
Ben bir balina avcısıyım, yakalayabileceğimiz en büyük balinaları yakalar ve yağlarını satardık. Çocukluğumdan beri bu mesleğin hayalini kurdum, onun için çalıştım ve çok genç yaşta bir korsan olmaya karar verdim. Kimseye ait olmayan, hiçbir yere sahip olmayan özgür bir korsan. Mürettebat olduğum zamanlarda kazandığım para beni bir limandan öbürüne bile götürmezdi. Hasatı yapmak için yanaştığımız ilk yerde paramı alır, hemen bir hana gider içebileceğim kadar rom içip, sevişebileceğim kadar kadınla sevişirdim. Kavga etmezsem olmaz tabii, bir de arada bir hır çıkarır, birisini yere serdiğimde bir kadını becermişçesine büyük ve güçlü hissederdim kendimi. Gençlik içtiğim tüm romlardan ve esrardan çok daha güçlü bir uyuşturucuydu. Yorulmazdım, canım yanmazdı ve gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmazdım genç adam.
Çalıştığım her teknede en iyisiydim. Avcılığımın yanında havayı koklayan bir denizciydim ve zaman değişimlerini fark edip ikinci kaptana ne zaman iletsem tahminlerim hep tutar ve bu da benim gemideki yerimi diğer gemicilere göre önemli kılardı. Güçlüydüm, zekiydim, yakışıklıydım be şair! İstediğim her şeyi yapabilecek özgürlüğüm ve gücüm vardı. Derken sonunda sadece 28 yaşındayken hayatımın en büyük fırtınasına yakalandık. Güvertenin üzerinde patlayan dalgalar mürettebatı oradan oraya fırlatıyor, azalan derinlikler ile dalgalar daha sık kırılıyor ve gitgide artan rüzgârda hiçbir ışık hüzmesinin olmadığı bir yerde sadece çığlıklarımızı ve rüzgârın güçlü homurdanmasını duyabiliyorduk.
Güneyden gelen havanın içinde yoğrulurken yüzüme serin bir rüzgâr geldi. Olan rüzgârdan daha soğuk, daha keskin ve aksi yönde. O anda anladım, yanlış yöne gidiyorduk! İngiltere’ye gidebilmemiz için kuzeye çıkmamız gerekiyordu ancak ikinci kaptanın daha yakın bir kıyıya gitmek için kaptanı ikna etmesiyle Kuzey Fransa’nın batısına seyretmeye başlamıştık. Hiçbir şey gözükmüyordu ve gün doğumuna birkaç saat kala ben yanlış yönde olduğumuza çok emindim.
Brest’in kıyılarında küçük girintilerin ve sığlıkların olduğu bir bölgeye ilerlediğimizi haykırdım ikinci kaptanın yanına yerlerde sürünerek gittikten sonra. Bağırışmalarımıza sinirlenen kaptan bir yandan yekesini çevirmeye çalışırken haykırdı,
“ Gerizekâlılar! Neyi tartışıyorsunuz?”
Üzerimizde kırılan son dalgadan güç bela tutunarak sıyrılıp kendimi kaptanın yanına attım. Avazım çıkana kadar yüksek bir sesle yanlış yöne gidiyoruz diye haykırdım. Sen! Bu ne cüret? diye bağırarak kolumdan tutup itti beni ve o itiş tepemizde kırılan her dalgadan daha sertti. Çünkü ben hislerimden emindim ve o eminliğe karşı aldığım tepki o fırtınadan daha sert yaralamıştı beni.
Gün ağırmaya başlamıştı ve gözetlemeci bir savaşı duyururcasına haykırdı.
Kayalıklarrrr!!!
Sert bir iskele alabanda ile güvertedeki herkes bir yana savruldu. İki denizci çığlıklar içinde denize düştü, ben vurduğum başımdan akan kanı elimle kapatmaya çalışarak mizene koştum ve bir yandan her ıskotayı mayna ederek kaptanın manevrasına yardımcı olmaya çalıştım. Rotamızdan birkaç mil hata ile Brest Limanı yerine meşhur kayalıklarına bindiriyorduk az daha. Fırtına durulup kendimize gelmeye çalışırken gemide bir matem havası vardı. İki gemici bir rota hatası yüzünden denizin dibini boylamıştı ve o ayki balinaların intikamı acı olmuştu.
Brest Limanı’na vardığımızda kaptan bir toplantı yaptı ve o günden o emekli olduğu güne kadar ben artık ikinci kaptanı olmuştum. Tam sekiz yıl birlikte avlandık, aramızda iki denizciden öte bir bağ oluşmuştu. Ancak bir gün yıllarca soluduğu tuz, üşüyen ciğerleri ve puposunun dumanının bedelini iflas eden ciğerleri ile ödedi. Ağlayarak vedalaştığımızda ben 34 yaşında, genç bir kaptandım artık.
Atlantik denizinin sakin bir gününde avlamaya çalıştığımız balinanın bir kuyruk hareketi ile gemimiz sarsıldı ve dengemi kaybedip küpeşteye sıkışan bacağımı kavalımın ortasından kırmıştım.
Atlantik denizinin sakin bir gününde avlamaya çalıştığımız balinanın bir kuyruk hareketi ile gemimiz sarsıldı ve dengemi kaybedip küpeşteye sıkışan bacağımı kavalımın ortasından kırmıştım. Acıyla inledim önce ve ayıldığımda ikinci kaptanım gemiciler ile beni kamarama taşımıştı. Birkaç kereste, ince piyan ipiyle yedeklediğimiz bacağımı güç bela tek ayağımın üstünde sekerek yardım aldığım bastonumla güverteye çıktığımda tam yedi gün geçmişti kırığın üstünden. İltihabın ağrısı için çiğnediğim afyon ve şişe şişe içtiğim rom’dan zaman mekân kavramım kaybolmuş ve acıdan başka bir şey düşünmüyordum üç gün kalan yolumuzda.
O kadar kötüleşmiştim ki Dover’a varamadık. Cennetten bir köşe gibi nehrin iki kenarına serpilmiş Darsthmouth Limanı’na girdik ve baygın halde taşındığım tıbbiyede gözümü açtım. Puslu şekilde görüntü yavaş yavaş geliyordu, sonra fark ettim ki acım da biraz azalmıştı. Ne kadar zamandır baygındım bilmiyordum ancak hayatımın en güzel sahnesiyle, en korkunç sahnesini arka arkaya görmeme birkaç buğulu saniye kalmıştı.
Kendime geldiğimde bana bakan upuzun sarı saçları, deniz mavisi gözleri ve bembeyaz tenine bir armağan gibi konmuş al yanaklarıyla bana bakan bir hemşireydi bu. Cennetten çıkmışçasına berrak, konuşmadan gözlerinden şefkat fırlayan bir melek gibiydi İsabel.
“ İyi misiniz kaptan?”
“ ………………………….. ”
“ Kaptan iyi misiniz? Neden öyle bakıyorsunuz bana?”
“ İnanın bana güzel hanım, tanrı Zeus bile uyandığında sizden başka bir yere çeviremez gözlerini.”
Tatlı bir gülümseme ile evet iyisiniz kaptan dedi. Bu sırada odaya doluşan ikinci kaptanım, baş gemicim ve doktorun da gelişiyle herkes bana endişeli gözler ile bakıyordu.
Ne bakıyorsunuz öyle! Gayet iyiyim işte, görmüyor musunuz? diye yükselttim sesimi gülümseyerek. İsabel’e iyi gözükmem lazımdı, birkaç saniyelik gözlerinde kayboluşum beni anında ayağa kaldıracak kadar kuvvetli bir ilaçtı. Aşk’tı bunun adı biliyorum, daha önce hiç tanışmadığım bir duyguydu ancak onu tanımamak yaratılışa aykırıydı. Gözleri ile bacağımı göstererek kaptan diye seslendi gemicim. Yavaşça doğruldum kollarımın üzerinde ve o anda hiddetten titremeye başladım.
Bacağım!!!! Nerede o diye kükredim doktora. Başka yapacak bir şeyleri olmadığını, enfeksiyonun diz kapağıma kadar geldiğini söylediler. Tam dizimin üstünden kesmişlerdi beni, otuz dört yıl her dalgada dengede tutan sağ bacağımı. O anda korku, hiddet, üzüntü ve kederin ortak çocuğu yeni bir his ile tanıştım gerçek anlamda ilk defa.
Çaresizlik…
En son gemiciyken yaşadığım o büyük fırtınamda bile böylesine çaresiz ve kabullenmiş olmamıştım. Her zaman savaşırdım çünkü ama bu sefer savaşmış ve kayıp vermiştim bile. Bir uzlum denizin sonsuz kudretinde özgüvenimin ve belki de kendimi beğenmişliğimin diyeti olmuştu…
Bacağımı kaybettiğimde özgüvenim de yanında sanki ruhum ve özgüvenim anlaşmışçasına birlikte uzaklaştılar benden. Denizde her zaman kararları ani vermek gerekirdi ve hızlıca düşünmeye, mürettebatımın para ve zaman kaybetmemesine karar vermiştim. Bir sabah İsabel ilaçlarımı karıştırırken ayağa kalkmak ve Darsthmouth Nehri’ni seyretmek istedim. İngiltere kıyılarına az uğrayan güneş o gün soluk benizli İngilizleri biraz kızartmak istercesine tam tepede, parlak ve coşkuluydu. Biraz ısınan havadan nasibini alan kumrular ve saksağanların seslerini duyuyor, yavaş ve sakin hareketler ile odamda salınan İsabel’i seyrediyordum.

Yavaşça doğruldum, oturur pozisyonda yatağımda bacağımı seyrettim usulca. Koluma girdi İsabel ve bana pencerenin önünde duran bordo koltuğa kadar eşlik etti. Oturmak istemedim, bir elimde koltuğu tutup bir elimle perdeyi ardına kadar açtım. Uzun zamandır bakamadığım pencereden önce dışarıyı izledim biraz, sonra navigasyon yaparmışçasına güneşe.
O anda sağ gözümde korkunç bir acı hissettim. Dengemi kaybetmemek için hemen koltuğa kendimi savurup gözlerimi kapadım. İsabel yanıma koştu hemen, ne oldu kaptan diye soruyordu ancak ne acıdan sesimi çıkarabiliyordum ne de gözlerimi açabiliyordum. Hızlıca odadan çıktı ve onun için kısa ancak benim için saatler gibi geçen birkaç dakikadan sonra doktor ile birlikte geldi. Yatağıma beni uzandırıp gözlerimi sardılar, aldığım afyonun etkisiyle biraz acım dinmişti ve uykuya daldım.
Olsun, bir gözüm hâlâ İsabel’i görebiliyordu…
Yıllarca sextant ile güneşe bakmaktan korsanlar bir gözlerini kaybederler zamanla. Bunu bildikleri için hep bir gözlerini kullanırlar, ben de tabii ki öyle yapmıştım ancak bu körlük beni erken yakalamıştı. Doktor Luke yıllarca sextant ile güneşe bakmanın yanı sıra bacağım kırıldığında ve buraya gelene kadar geçirdiğim süreçte kaptığım enfeksiyondan bu sürecin hızlandığını anlattı bana. Bu sefer durumu kolay kabul etmiştim çünkü bu zaten bir gün olacak bir şeydi ancak aynı hafta sağ bacağım ve sağ gözümle vedalaşınca içimdeki ümitsizlik birden yerini hırs, neye olduğu belli olmayan bir kin ve öfkeye bırakmıştı.
Bir an önce ayaklanmak istiyordum ama burada daha kalmam gerekiyordu…
Sağ gözüm bandajlı, sağ bacağım kesik bir vaziyette oturduğum pencere önünde uzunca bir gece hesap yaptıktan sonra ikinci kaptanımı çağırdım. Plan belliydi, bu vücut kendine gelene kadar denize çıkamazdım. Bir taraftan İsabel’e duyduğum duygular şimdilik karşılıksız olsa da, belki de hep öyle kalacaksa da kalan tek ayağımı bağlıyordu toprağa. Gemimiz Sprit Of London 180 feet boyunda, daha 30 yılını doldurmamış ve hâlâ hızlı, Birmanya tikinden üretilmiş harika bir tekneydi.
Hemen teknede olan tüm yağların ve ganimetlerin satılarak mürettebata dağıtılmasını emrettim. Umduklarından fazlasını alan tüm mürettebat benimle vedalaşarak evlerine döndüler. Sprit of London’ı ise Sir Jade adında İrlandalı bir tüccar satın alarak tuttuğu gemiciler ile onu alıp götürmüştü limandan. Vedalaşmak, onu görmek istememiştim. Aynı ay için bir bacak, bir göz neyse ama bir gemi çok fazlaydı. Üstümdeki tüm sorumluluk yükü kalkmıştı, bunun bana verdiği hafiflik ve cebimde bana yıllarca mütevazı bir hayat yaşatabilecek miktarda para ile sadece tek odağım bu hâlim ile İsabel’i nasıl kendime âşık edebileceğimdi.
Her handa özgürce beğendiğim her kadına asılan özgüvenli bedenim, yerini gagasını kırmak zorunda olan bir kartalın ürkek hâline dönüşmüştü. Zamanla iyileşsem de her yanımda gezen ağrı, bir gözün görmemesinin açısal dengesine alışma süreci, sanki 15 yaşında köyde ilk hisleriyle yaklaştığı bir kızın yanına yürürkenki titrek ayaklar gibiydi tüm benliğim. Artık yarımdım, eksik savaştan çıkmış bir er gibiydim; kaybetmiş ve mazlum.
Bir gece ateşlendim, İsabel başımda nöbetteydi. Ateşler içinde yanarken bir uyuyor bir uyanıyordum. Rüyalar arasında gidip geliyor ve hissedebildiğim tek şey kasıklarıma ve koltuk altlarıma yerleştirilen buzlu bezlerdi. Ter ve erimiş su içinde sırılsıklam bir rüyaya daldım. Rüyamda İsabel ile bir köy evindeydik, mutluyduk, etrafta bizim olduğunu bildiğim ama tanımadığım çocuklar vardı. Bacağım yerindeydi, gözüm de öyle. Ilık esen rüzgârda İsabel oturduğum ağacın dibinden uzaklaşıyor, kendi etrafında dönüyor ve gülümseyerek etrafımda süzülüyordu. Ben ise yere boylu boyunca uzanmış, önümde olmayan bir tabloya resmediyordum güzelliğini onun.
Derken aniden bir yıldırım çaktı, kara bir bulutun bizi kararttığı o hızlı anda koşarak çocukların yanına doğru ilerledim. Arkamı dönerek haykırdım, İsabel bu tarafa! Ormanın içinden çıkan bir kurt sürüsü bize doğru koşuyordu. Ben çocukları evin kapısından itip elimi kapının yanında duran tüfeğe attığımda artık çok geç kalmıştım.
İsabel’in o kurtların ısırıklarına çığlıklarını duyarak gözümü açtım ve o anda karar verdim. Artık söylemeliydim.
İsabel…
Sağ yanım olur musun?
Şaşkınlıkla bana baktı birkaç saniye. Elinde tuttuğu soğuk bezi tasa usulca koyarak yanağıma koydu elini. O anda susmuş, sadece iki dudağı arasından çıkacak bir kelimeyi bekliyordum. Ya tüm hayatım derin bir karanlığa sürüklenecekti ya da yeniden doğacaktım. Acınacak hâldeki bedenim hızlıca iyileşecekti elbet ama reddedilmenin derin kederi uzun süre bırakmazdı peşimi. Hayatımda bir kadına hiç paradan, sapkınlıktan ve içkiden başka bir şey teklif etmemiştim. Aşk sinsice araladığında kalbimin kapısını artık bir çocuğun masumiyetinde süzülüyordum ruhumun derinliklerinde.
Olurum, olurum tabii…
O anda sanki vücuduma zerk edilmiş bir panzehir çalışmaya başladı. Bir serçenin nabız hızında atan kalbimin verdiği cesaretle hemen yataktan doğruldum. Onda deniz, onca fırtına, o kadar başarının ardından anladım ki aslında bugüne kadar hiç heyecanlanmamıştım. Kaya gibi mizacım, inatçı bedenim hep hedefe odaklı bir yırtıcı gibiydi. Hiç nezaket görmemiş, aslında hiç de sevilmemiştim. Hanlardaki fahişelerin koynunda şişkin egom hayalarımı beslemek dışında bir elin bana dokunmasını hiç hissetmemiştim. Kalbim hiç heyecanla atmamış, hiç cevap beklememiş ve aslında hiç tutsak olmamıştım.
O anda anladım, o “olurum” dediği anda ben aslında ona ait olduğumu ve aitlik denilen şeyin ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu anlamıştım artık.
Ben değişen rüzgârları iyi koklardım…
Fırtına yaklaşıyordu…


Yorumlar